Rene Higuita: Çılgın

Tarzı fark yaratanlar unutulmaz. Rene Higuita, fark yaratmanın zor olduğu kalecilikte akrobatik hareketleriyle kendini ön plana attı.

Yalnızlık saha içinde kalecilerin kaderi olarak görülür. Onların dışındaki 20 oyuncu topa istedikleri kadar sahip olabilirler. Fakat kaleci topu alır almaz bir başkasına yönlendirmelidir. Kalecilerin topla geçirdiği vakte sabır gösterilmez. Kalecilerin bu makus talihine başkaldırmak kolay bir iş değil. Sadece bir çılgın dikkatleri üstüne çekmek isteyecektir. O çılgın da René Higuita’dan başkası olmayacak.

Medellín’de dünyaya gözlerini açan Higuita’nın hikayesinde sıradanlık pek fazla yer almaz. Kentin bir kenar mahallesinde hayata gelen René, henüz çocukken babası tarafından kabul görmeyip terk edildi. Küçük yaşta annesini de kaybedince büyükannesi tarafından yetiştirildi. Ailesel sorunların yanı sıra ekonomik sıkıntılar içerisinde de geçen çocukluğun yegâne çaresi ise futboldu. Mahallede iki taş arasında korunan kale onun için hiç cazibe noktası olmadı. O, bu oyunun başrolü olmak istiyordu. Durmadan çalımlar atarak sahanın en göze çarpan ismi olmak onun tek arzusuydu lakin hayatındaki nadir sıradanlıklardan biri burada yaşandı. Dünya futbolunda pek çok kalecinin hikayesi istemeye istemeye kaleye geçmesiyle başlar. René’nin hikayesi de sakatlanan arkadaşının yerine eldivenleri giymesiyle başladı.

Anormal

19 yaşında profesyonel olduğu Millonarios formasını giyerken dikkatleri üstüne çekmeyi daha ilk sezonundan başardı. Bu sözleri bir kaleci için ediyorsak o kalecinin iyi refleksleri ya da güçlü sezileri gibi özelliklerinin olduğunu düşünürüz. Ancak unutmayalım ki biz bir anormalden bahsediyoruz. Higuita’nın bunların yanında bambaşka özellikleri vardı. Henüz ilk sezonundan beş gol atmıştı. Bir defans oyuncusu için bile ekstra olan bu skor katkısı bir de kaleciden gelince herkesin bakışları onun üzerindeydi. Ertesi sezon bedelsiz bir şekilde Atlético Nacional takımına transfer oldu. 

Atletíco da sıradan bir kulüp değildi. 1970’li yıllardan 1990’ların ortasına kadar kartellerin terör estirdiği ülkede, futbolun da çok masum olduğu söylenemezdi. Dönemin Adalet Bakanı Lara Bonilla durum hakkında şöyle konuşuyordu: “Önemli futbol kulüpleri uyuşturucu tacirlerinin kontrolünde ve kirli işleri için kulüpleri kullanıyorlar.” 

Gerçekten de o yıllarda ülkenin iki büyük baronu da kendilerine destekledikleri birer futbol kulübü bulmuşlardı. Cali karteli, şehrin takımı olan América’yı destekliyorken dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü karteli Pablo Escobar’ın favorisi büyüdüğü kent olan Medellín’in takımı Atletíco Nacional’di.

Kolombiya’da futbol diğer Latin Amerika ülkelerinde de olduğu gibi tüm herkesin ortak ilgi alanıdır. Emekçisi de örnekte olduğu gibi karteli de futbola aşıktır. Pablo Escobar’ın ablası Luz Maria kardeşinin futbol sevgisini şu cümlelerle anlatıyordu: “Pablo her zaman futbolu çok sevmiştir. İlk giydiği ayakkabı bir futbol ayakkabısıydı. Ölürken de ayağında futbol ayakkabıları bulunuyordu.” Kartellerin amacı kara paralarını futbol sayesinde aklamak olabilirdi ama artık işin içine bir de hırs bulaşmıştı. Pablo, ülkedeki en iyi oyuncuları toplamalıydı çünkü Cali’ye kaybedemezdi.

Cali karteli, şehrin takımı olan América’yı destekliyorken dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü karteli Pablo Escobar’ın favorisi büyüdüğü kent olan Medellín’in takımı Atletíco Nacional’di.

Başrol

İşte, Higuita’nın ileride başını belaya sokacak olan bu ikili ilişkinin başladığı yer burasıydı. Tüm bu puslu olaylar bir kenarda dursun René, anormal oyununu burada da sürdürüyordu. Artık bir takma isme de sahipti. Futbolseverler ona “Çılgın” anlamına gelen “El Loco” lakabını bahşetmişlerdi. Atlético Nacional formasını giydiği ilk dönemde kulüpçe başarılı zamanlar geçirdiler. 1989 yılında kıtanın kulüpler bazındaki en büyük kupasını yani Copa Libertadores’i de kazandılar. 

Demiştim ya René Higuita bu oyunun başrolü olmak istiyordu. Sahanın en çok göze çarpanı o olmalıydı. Kaleci olması bile onun bu ışığının parlamasına engel olamadı. Standart bir kalecinin aksine aklı her zaman goldeydi. Bazen bir orta saha oyuncusu gibi rakiplerini çalımlayarak metrelerce top sürüyordu. Penaltı atıyordu, frikik kullanıyordu. Özgüvenli ve sıra dışı hareketleri onlarca insanı sırf onu izlemek için tribüne çekiyordu. 

Bu riskli hareketleri onu eşsiz yapıyordu ama dünyaca tanındığı 1990 Dünya Kupası’nda yaptığı bir hata takımına çok pahalıya mal olmuştu. Kolombiya, 28 yılın ardından katıldığı Dünya Kupası’nda gruplardan başarılı bir şekilde bir üst tura yükselmişti. Son 16’da uzatmalara giden Kamerun maçının 109. dakikasında René sahneye çıkıyor ve büyüsünü gerçekleştiriyor demeyi çok isterdim ancak bu bir başarısızlık hikayesi. Rakip forveti ceza sahası dışında çalımlamak isterken topu kaptırıyor ve boş kaleye atılan golle Kamerun, Kolombiya’yı eliyordu.

Bu maç belki de ona neden “El Loco” dendiğinin en güzel örneği. Hem kulüpten hem milli takımdan arkadaşı Andrés Escobar bir sonraki Dünya Kupası’nda kendi kalesine attığı gol yüzünden karteller tarafından katledilirken o, umarsızca hata yapıyor ve takımının sonunu getiriyordu. Belki bunda saha içi özgüveninin haricinde saha dışında da kartellerle arasının iyi olmasına dayanan bir güven vardır ancak ne olursa olsun Kolombiya gibi bir ülkenin kalesini korurken böyle bir hareketi yapmak için sahiden deli olmak lazım.

Macera

Bu talihsizliğe rağmen Higuita, o turnuvada Avrupa kulüplerinin ilgisini çekmeyi başardı. 1991 yazında İspanya’dan Real Valladolid ona bir şans tanıdı ve transfer etti. Kurbağa ile akrep hikayesini duymuşsunuzdur. Huyundan vazgeçmeyen bir akrepten söz edilir. Akrep, İspanya’da da huyundan vazgeçmedi. O vazgeçmedi ama Valladolid ondan çabuk vazgeçti 1992’nin Ocak ayında evi bildiği Atletíco Nacional’e geri döndü.

Bu kısa maceranın ardından Kolombiya’daki kariyerine hız kesmeden devam ediyordu ki başı büyük bir belanın içine girdi. Kartellerin alıkoyduğu bir çocuğu ailesine kavuşturmak için aracıydı. Fidye için yapılan para transferine önayak olmuştu. Bu durum, normal olarak, Kolombiya devletince bir suç sebebiydi. Kartellerle mücadeleye göz yummadan devam eden Kolombiya hükümeti, onlarla ilişkili kim varsa es geçmiyordu. Milli takımın kalecisi olsa bile. Hal böyle olunca 1993 yılında 7 aylığına hapse düştü René. Ona göre bunun sebebi çocuğun serbest bırakılmasının ardından Escobar’a yaptığı teşekkür ziyaretiydi.

Saha içinde bile ceza sahasına sığmayan hep daha geniş bir alanda oynamak isteyen bu adamı bir cezaevine kapatırsanız sıkıntıdan patlayacağını düşünürsünüz. Fakat René burada da hepimizi şaşırtıyor ve o dönem hakkında şöyle konuşuyordu: “Hayatımın en güzel anları hapiste geçirdiklerim oldu. Hapishanede farklı bir sadakat buldum, kaçakçılar, sözde teröristler… Kalplerini anlamayı öğrendim ve bu asil bir duygu.”

Akrep

Hapisten çıktıktan sonra yeşil sahalara yeniden Atletíco forması ile döndü. 1993/94 sezonunda Kolombiya Ligi’nde şampiyonluk yaşadılar ama 1994 Dünya Kupası’na seçilen kadroda ismi yoktu. 1995 yılında İngiltere ile Wembley’de oynanan özel maçta bir kez daha milli takımın kaleciliğini yapıyordu. Bu maç, bundan böyle onunla anılacak o mükemmel hareketin gerçekleştiği maçtı. Jamie Redknapp’ın şutunu “akrep vuruşu” olarak adlandırılan stille kurtarmış ve artık asla azalmayacak bir üne kavuşmuştu. Higuita’nın tüm kariyerinin arkasında olduğu gibi bunun da bir aması vardı. Aslında o pozisyonda zaten ofsayt çalınmıştı ve kaleye gönderilen top da etkisiz bir vuruştu. Öyle ya da böyle René, bu hareketle ününe ün katmış oldu.

Jamie Redknapp’ın şutunu “akrep vuruşu” olarak adlandırılan stille kurtarmış ve artık asla azalmayacak bir üne kavuşmuştu.

O günlerin ardından kariyerinde bir daha bu kadar üst seviyeye çıkamadı. Atletíco Nacional’den kovuldu, farklı maceralara atıldı ama hiçbir yerde dikiş tutturamadı. Rengarenk ama bir o kadar da çalkantılı kariyerini Ocak 2010’da bitirdi. Futbolu bıraktığında tam 43 golü vardı. 

Pek çok aydına göre futbol yığınların gücünü azaltır, onların devrimci güçlerini başka yöne kanalize eder. ‘El Loco’ da devrimini yeşil sahalarda yapmak isteyenlerdendi. Ancak bu devrim başarısız bir devrimdi. O, ilk olarak Yashin’in başlattığı devrimi kendi manifestosuyla birkaç adım öteye taşımaya çalıştı fakat devrimler devamlılık gerektirir. Yeri geldiğinde meşaleyi devralıp yola devam edecek kişiler lazımdır. Higuita’nın devrimine inanan ve onu sürdürecek kişi ya da kişiler ondan sonra gelmedi. Bunun sebebi belki onun kadar cesurunun gelmemesidir veyahut belki de onun devriminin artısından çok eksisi olan bir devrim olmasıdır.

On Dört Numara’nın Kaleci saysını okumaya Sayı #6: Kaleci‘den devam edebilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir